Hamza Yardımcıoğlu

Aklını özgürleştirmek için TÜM PUTLARINI KIR !

Put deyince sadece tapınılan taşları, heykelleri mi anlamalıyız yoksa çocukluğumuzdan beri sınırları, inançları, yargıları mı? İşte hakikate talip yolcunun ilk işi; zihninin etrafında çizilmiş bunca sınır varken özgürleşemeyeceğini fark edip putlarını kırmak olmalı…

            Semavi dinlerin kitaplarında yer alan olaylar ve figürler ile binlerce yıl öncesine dayanan mitolojik hikayeler arasındaki benzerlikler çok fazla. Bunlara farklı yorumlar getirenler var. Yaratılış destanlarının ve hatta dini metinlerin Sümer mitolojisinden türediği de söylenir. Fakat birbirlerinden çok farklı zamanlarda ve farklı yerlerde geçen bu hikayelerin bize başka bir şey daha anlatmaya çalıştığı muhakkak. Mitolojiler ve dinler arasındaki bağlantı ve benzerlikleri öğrenmek ve üzerine düşünebilmek için tarihin derinliklerine inelim ve asırlardır gizem olarak kalmış hikayelere değinelim istedik. Aynı resme farklı pencerelerden bakmak gerçeğe giden yolun basamakları olabilir…

            Hamza Yardımcıoğlu dinler tarihi, mitoloji konularında uzun yıllar araştırmalar yapmış, özellikle “Nuh’un Küresi” isimli kitabıyla adından sıkça söz ettirmiş ve hatta Nuh’un gemisinin yeri ile ilgili çalışmalar yürütmüş bir araştırmacı-yazar. Kur’an-ı Kerim üzerine de derin araştırmalar gerçekleştiren Yardımcıoğlu, dinler tarihi ile ilgili bir çok kitabın da çevirmenliğini yapmış. Son yıllarda hazırlayıp sunduğu televizyon programları ile de tarihin gizemlerine, mitlere, efsanelere, perde arkasında kalmış olaylara ışık tutmaya çalışıyor. Farklı konularda çektiği belgeseller de var. Kralların, hükümetlerin ve merkez bankalarının olmadığı bir dünya hayal eden bir özgürlük savaşçısı diyebiliriz kendisi için. Aynı zamanda bir yamaç paraşütü pilotu olduğunu da söylemeden geçmek olmaz. Çok yönlü bir kimliğin çok boyutlu düşünebilme becerisini beraberinde getirdiğinin ve bunun aynı manzaraya farklı açılardan bakma yetisi ile de kesiştiğinin bir göstergesi olsa gerek…

Mitoloji ve dinler arasında nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz?  Hala bu metinlerin bize anlatmak istediği hikayeyi çözememiş olabilir miyiz?

İnsanlık tarihinin en büyük sorusu “İnsan nereden geldi ya da nasıl yaratıldı?” sorusudur. Günümüzde hala en büyük sorumuz olarak ortada durur. Aslında dinin tarihi ile insanlığın tarihi eşzamanlıdır. Dini metinleri incelediğinizde satır aralarında yaşama ve yaratılışa dair bir çok bilgi elde edilir. İnsanoğlunun yeryüzündeki binlerce yıllık varoluş serüveninin özeti, her ne kadar pek farkında olmasak da tüm kutsal metinlerde ve aynı zamanda mitolojik söylencelerde mevcut. Biz hala bunları deşifre etmeye çalışıyoruz. İnsan hangi zamanda ve hangi coğrafyada yaşamış olursa olsun, bu metinler incelendiğinde ortak bir hikayenin anlatıldığı görülür. Değişen tek şey insanların bakış açısı, hikayeyi anlatış şekilleri, yorumlayışları ve hikayede adı geçen karakterlerin isimleridir. Hikayenin özü aslında hep aynıdır. Eski Mısır’da, Sümer’de, Hint destanlarında, Mayalar’da da aynı hikayeden bahsedilir. Daha sonra semavi dinler diye bildiğimiz inanışlarda da aynı hikayeye rastlarız. Tüm bunlar tarihin en büyük sorusuna bir cevap verir aslında.

Nasıl bir cevap bu? Ortak olan bu hikayeden bahsedebilir misiniz?

Tüm metinler, insanın dünya dışı göksel bir akıl tarafından yaratıldığına, yaşamın da dünya dışından buraya aktarıldığına ve daha sonra büyük tufanla gelen yok edilişe işaret eder. Fakat biz bu metinleri okurken kendi algımızla sınırlı kaldığımız için hikayenin bütününü ıskalarız. Tarihin farklı dönemlerinden ve farklı coğrafyalarından kalan bütün metinlerin aynı şeyi söylemesi bir tesadüf olamaz. Eğer öyleyse, tüm bu insanlar aynı hezeyanı yaşamış olmalılar diye bir sonuç ortaya çıkar.

İlk insan konusunda bildiklerimiz Sümer tabletlerinden edindiğimiz fikirler. Sümerler’i gökten inen tanrıların uygarlığı olarak da biliyoruz. Yaşamın dünya dışından gelişine işaret olarak Sümer tabletlerindeki metinleri mi kast ediyorsunuz?

Sümerli’lerin Nibiru, Babil’lerin ise Marduk olarak isimlendirdikleri gezegenden gelenler, insanoğlunun var oluşunun ilk tarihi olarak kabul edilebilir. Sümerlere göre Nibiru’dan gelen Anunnakiler (Sümer metinlerinde “gökten yere inenler” anlamına gelir) dünyaya inerler. Altın madeni çıkarmak için işçi olarak çalışan Anunnakiler bir süre sonra isyan edince dünyadaki dişilerle birleşerek melez bir maden işçisi olan bir ırkı oluştururlar. Fakat bir zaman sonra Niburu’nun komutanı Anu’nun oğulları Enlil ve Enki birbirlerine düşer. Dünyada büyük bir yıkımın yaşandığı bu dönemde Enki insanoğlunun yok olmasını istemez ve Nuh Tufanı mitindeki gibi onları kurtarır. Anunnakiler’in Tevrat’taki adı ise Nefilimler’dir. Eski Ahitte yeryüzünde Nefilim denilen canlıların yaşadığından bahsedilir. Bunlar insan ile dünya dışı bir canlı türünün çiftleşmesinden ortaya çıkan yeni bir türdür. Dünya bu türün kontrolü altına girip yaşanmaz bir hale gelince bir tufanla dünyanın yok edilme kararı alınır. Nuh tufanı, Nuh ve beraberindeki diğer canlılarla birlikte yaşamı yeniden başlatmak için yapılır. Nitekim bugün incelediğimizde çok sayıda antik toplumun, aynı tufan hikayesinin farklı versiyonlarını yazılı kaynaklarıyla günümüze aktardıklarını görebiliriz. Sümer’de Nuh peygamberin Utnapiştim karakteriyle temsil edildiği mitolojik Gılgamış destanı, bunun en belirgin örneğidir. Benzer hikaye; Babil yaratılış destanı Enuma Eliş’te, Akatlar’da Atrahasis destanında, Hint Mahabharata destanında da karşımıza çıkıyor. Bu yok ediliş Nuh tufanı ismi aynen Tevrat’ta olduğu gibi Kur’an’da da geçer. İkisi arasındaki fark Tevrat’ta olayların ayrıntıları üzerinde durulması, Kuran’da ise ders alınması gereken bir hikaye olarak bahsedilmesidir. Dolayısıyla bunun bir tesadüf olma ihtimali yoktur ve bizim dikkatimizi çekmeye çalıştığı açıktır. İnsanlık tarihinin en önemli kırılma noktası Nuh Tufanıydı. Bu büyük bir jeolojik hadise olduğu gibi en az o büyüklükte ve önemdeki bir sosyolojik hadiseydi. Bu hikaye insanlık tarihinde bir gizem olarak durmaktadır. Bizim tufanın olduğunu düşündüğümüz tarihlere yönelik yapılan jeolojik araştırmalarda tufanın izine rastlayamıyoruz. Acaba yanlış yerde mi veya yanlış zamanda mı arıyoruz diye de sormamız lazım.

İyi ve kötünün savaş hikayesinin sadece farklı versiyonlarını yaşıyor gibiyiz çağlardan beri.  Ancak bizim bildiğimizin aksine, bu mücadele sadece dünyada geçmiyor hikayelerin benzerliğine bakılırsa?

Evet, tüm bu hikayelerin içeriğine baktığımızda gördüğümüz detay ve ortak nokta şu ki, dünyanın dışında başka bir idare merkezi de söz konusu. Dünya dışı varlıkların bulunduğu ve evrenin idaresi ile ilgili kararların alındığı bir yer olarak gözüküyor. Bu kararları alanları eskiler tanrılar diye tanımlamış, şimdi melekler diye tanımlıyoruz. Mitolojide isyancı bir gruptan da bahsedilir. Örneğin Annunakliler’e karşı çıkan gruba İgigiler demişler. Yunan mitolojisinde Olimpos tanrıları ile Titanlar arasındaki kavga olarak tarif etmişler. Bu aynı zamanda melekler ve şeytan arasındaki kavga olarak da tarif edilmiştir. Ortak noktaya baktığımızda tarih boyunca anlatılan hikayelerde, hep aydınlık ve karanlığın savaşı söz konusu olmuş. Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn hikayesinde ise bu temasın kesildiğinden bahseder. Zülkarneyn bir devri kapatıp bir devri başlatan bir varlıktır yorumladığımız kadarıyla. Kur’an’daki anlatımıyla kim veya ne oldukları açıklanmayan Yecüc ve Mecüc‘ü engellemek için bir set inşa ettiğinden söz edilir. Zülkarneyn’in yaptığı set vasıtasıyla temas kesilir ve fiziksel müdahale sona erer. Tüm bunları birleştirdiğimizde şöyle bir sonuca da varıyoruz. İnsan ırkı olarak evrende yalnız değiliz. Geçmişte temasta bulunduğumuz ve gelecekte tekrar bir temas yaşayacağımız dünya dışı yapıdan bahsediliyor.

Bahsettiğiniz bu yönetim mekanizmasının varlığı ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de geçen bir ayet var mı? Yani buna işaret etmiş olabileceğini bize düşündürecek herhangi bir isim olabilir mi?

Necm Suresi’nin 49. ayetinde “Hiç kuşkusuz, Şira yıldızının Rabbi de O’dur” der. Şira, Sirius adıyla bildiğimiz yıldızdır. Bir çok mitolojik öyküye de konu olmuştur. Ezoterik bakış açısından, dünya insanlarını yetiştiren ruhsal varlıkların yönetim merkezi Sirius’tadır. Elbette bunlar yorumlardan ibarettir ve sorgulanabilir. Fakat Kur’an incelendiğinde “göklerde” yani uzayda yaşayan varlıklardan bir çok ayette bahsedildiği görülür. Dolayısıyla İslam âlimleri arasında bu konuda hiçbir ihtilaf yoktur. Üzerinde ittifak edilememiş tek konu, bu varlıkların kim olduğudur. Ancak ilgili ayetler bu varlıklar hakkında bize çok önemli bilgiler vermektedir. Örnek olarak Rad suresinin 15. Ayeti; “Göktekiler ve yerdekiler, isteyerek veya istemeyerek gölgeleri ile beraber Allah’a secde ederler.” Yâsin suresinin 81. ayeti de uzayda hayat barındıran gezegenler hakkında bize fikir verir; “Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet, O, yaratan ve bilendir.”

Böyle baktığımızda ve tüm bu anlattıklarınızdan sonra insanın aklı karışmıyor değil! O halde tüm bu bilgilerin ışığında bizim cevabını arayacağımız başka bir soru olmalı gibi geliyor. Ne dersiniz bu konuda?

Bu hikayelerden anlayacağımız iki temel mesele vardır. Kendimizi ve evreni nasıl anlayacağız? Evreni anladıktan sonra bu dünyada nasıl özgür ve mutlu bir şekilde yaşayacağız? Tüm bu öğretilerin içinde her iki sorunun da cevabı var. Fakat satır aralarında bu cevabı kaybetmişiz. Biz evreni beş duyumuzla algılıyoruz. Algıladığımız her şeyi somut gerçeklik olarak kabul ediyoruz. Fakat bu duyuların hepsinin getirdiği bilgi beyin denen ve bir bilgisayar gibi çalışan makinenin içinde işlem görüyor. Neticede evren tasavvurumuz gerçekleşiyor. Ancak bu sebeple de bütün dünyayı gördüğümüzden ibaret zannediyoruz. Kolektif bir bilincin varlığı söz konusu. Bütün dünya hayatını bir rüya gibi düşünürsek, herkesin aynı anda içine girdiği interaktif bir rüyadayız aslında. Bir oyun gibi şekillendirebildiğimiz bir rüya alanı burası. Tüm metinler böyle bir evren modelini koyuyor önümüze. Bunu anladıktan sonra bunun içinde birbirimizi yok etmeden nasıl özgür ve mutlu bir şekilde yaşayabiliriz? Cevabı aranması gereken soru bu olmalı. Dini metinler; özellikle de Kur’an-ı Kerim aslında bunun da ölçüsünü koymuştur: Allah’tan başka hiç kimseye kulluk, kölelik etmemek, tüm aracıları aradan çıkarmak. Böyle olduğunda herhangi bir insanın diğer bir insan üzerinde hükmetme yetkisi geçersiz kılınır. Dünyada tüm savaşlar güç için yapılıyor, güçlü olan güçsüz olanı eziyor. Fakat hiç kimsenin gücü elinde tutup diğerlerine hükmetme yetkisi olmamalı. Tüm dinlerin söylediği de bu.

Neden birden fazla kitap ve peygamber gönderildi o halde? Bu sebeple ideolojik savaşlar da yapılıyor?

İnsanlık tarihi boyunca bu dünyadan çok sayıda elçi gelip geçmiş ve toplumlara tek olan büyük yaratıcının mesajlarını iletmiş ve bu mesaj demetlerine de ‘din’ denmiştir. İşte bu noktada dünya genelinde yayılmış bir yanılgı vardır: “Yaratıcının birden fazla din gönderdiği.” Ama gerçek, bundan farklıdır. Toplumlar tek olan dini parçalara bölüp bozdular. Onlar bozdukça Allah yeni elçiler gönderip, gerçeği tekrar hatırlattı. Sonra yine bozdular ve bu döngü sürekli tekrar etti. Ayrıca parçalayanlar bununla da yetinmedi, ayırdıkları parçaları da mezhep diyerek böldüler. Bu gerçeğe, En’am suresinin 159. ayetinde şöyle dikkat çekilir: “Dinlerini parçalara böldüler ve gruplar oldular. Senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir.” Gerçeğin tekliği konusunda Şûrâ suresinin 13. ayeti bu şüpheyi tam olarak giderir: “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. Kendine yönelenleri de ona ulaştırır.” Sonuç olarak baktığımızda Allah katında dinin İslam olması teslimiyetle bağdaştırılabilir. İslam’ın kelime anlamı teslimiyettir.

İsa peygamberin “Gerçek sizi özgür kılar” ifadesiyle kastedilen gerçek nedir? Bu sözü “Köleler ve Efendiler” isimli kitabınızın kapağına yazmışsınız. Nasıl bir gerçek bizi özgürleştirir?

Bu ifade yine hiç kimseye kölelik etmemekle ilgilidir. Kur’an-ı Kerim’de İsra suresinin 81. ayetinde geçen “Hak geldi batıl zail oldu” ifadesi de aynı gerçeğe işaret eder. Yani gerçek geldi yanlış bilgi ortadan kalktı demektedir. Gerçek şudur ki: tek bir Tanrı vardır. Tarih boyunca krallara, yöneticilere de tanrı denmiş. Böylece Tanrı kral kavramı ortaya çıkmış. Oysa hiçbir insanın tanrı yetkisini kullanamayacağını ve böyle bir yetkisi olmadığını söyler tüm kitaplar. Bu insanın özgürleşmesi anlamına gelir aslında. Özgürlük, bir başkasının özgürlük sınırlarını ihlal etmeden yapmak istediğini yapma hakkı veya yapmak istemediği hiçbir şeyi de yapmama hakkıdır. Bu noktada tarih boyunca özgürlüğümüz kısıtlanmıştır. Bunu kim yapmıştır? Tanrının yetkisini taşıdığını söyleyen insanlar yapmıştır. Bu günümüzde modern şekilleriyle fakat aynı hükmetme anlayışıyla devam etmektedir bir bakıma. Gerçek ise hiç kimsenin böyle bir yetkiye sahip olmadığıdır. Gerçeğin bilgisine ulaşmak için sorgulayan bireyler olmamız şart. Hakikat insanı özgür kılıyorsa, insanların özgürleşmesini istemeyen bir kesim, gerçeğin bilgisini sakladı ve halen de saklamakta. Bilgisiz, dünya hakkında bir görüşü olmayan, geçmişini bilmeyen, geleceğe dair vizyonu, öngörüsü olmayan, düşünmeyen bir toplumu yönetmek daha kolaydır çünkü. Yönetici sınıfı bu sebeple yönettiği sınıfın her zaman daha az bilgiye sahip olmasını ister. Çünkü bilgi beraberinde sorgulamayı da getirir. Tarihte İskenderiye kütüphanesindeki kitapların ortadan kaldırılmasını böyle okumak gerek. Gerçeğin bilgisi tarihin başından beri saklanıyor.

Şu anda böyle bir gerçekliğin ve böyle bir düzenin içinde yaşıyoruz. Bundan özgürleşmek sözel bilgi ile olacak gibi de görünmüyor!

Evet bu sistemin içinde yaşıyoruz ve tarihin başından beri bu şekilde tasarlandığı için şu an bir anlamda var olan düzenin köleleri durumundayız. Özgürleşmenin ise iki adımı vardır. Biri zihnin, aklın özgürleşmesidir, bu insanın kendi kendine yapabileceği bir şeydir. Fiziksel özgürleşme ise kişileri aşan ve toplumsal düzeyde gerçekleşebilecek bir şeydir. Bunu şu anda yapamıyoruz. Ancak birinci aşamayı yapabiliriz, bunu herkes yapabilir. Aklını özgürleştirebilir.

Aklın özgürleşmesi nasıl olur sizce?

Şimdiye dek kutsal olarak kabul ettiğimiz her şeyi sorgulamak gereklidir. Hatta sorgulamaktan öte reddetmelidir bir anlamda. Kuran’a göre tek kutsal Allah’tır ve “El-Kuddüs” diye tanımlanır. Kutsallık Allah’a has kılınmıştır. İnsanın aklı ile anlayamayacağı tek bir şey vardır, o da Allah’ın zatıdır. Varlığını sorgulayabiliriz, anlamaya çalışabiliriz ama kendisini sorgulayamayız. Onu dışında her şeyi sorgulamaya anlamaya çalışabiliriz. Çünkü ne bir kutsal toprak vardır ne de diğerlerinden ayrı kutsal bir kişi vardır. Kutsiyet atfedildiği varsayılan ve mübarek ifadeleriyle vurgulanan belirli şeylerin veya yerlerin önemi vurgulanmak istenmiş olabilir. Kur’an bile kendini kutsal kitap olarak tanımlamaz esasen. Hiçbir şey kutsal değildir. Çünkü bir şeye kutsiyet atfettiğiniz anda o şeyi, kişiyi veyahut da kavramı sorgulanamaz hale getirirsiniz. Sorgulanmadığı zaman da onun üzerine tefekkür edemez, onu düşünemezsiniz, fikir yürütemezsiniz. Kutsiyet atfettiğimiz tüm kavramlar bizim dogmalarımızdır. Aklımızın özgürleşmesinin önündeki en büyük engel bunlardır. Çocukluğumuzdan beri zihinlerimize sınırlar çizilmiş, dogmalar öğretilmiştir ve bu sebeple onların ötesine geçemeyiz. Putların kırılması hikayesi aslında budur, putları reddetmektir. Put illa ki bir heykel demek değildir. Tüm dogmalardan ve inançlardan bağımsız hale gelebildiğimiz zaman önümüz açılmış demektir. Ancak bu sayede doğruyu arayıp özgürleşebiliriz. Zihnimizin etrafına kendimizin veya başkalarının çizdiği sınırlar varken gerçeği arayamayız. Bırakın bulmayı, aramaya bile koyulamayız. Kutsal saydığımız kitapları bilmek de lazım. Kur’an-ı Kerim’i doğru okuduğumuzda aslında bizi özgürleştiren bir kitaptır. Bütün kitaplar bugüne kadar kutsal sayıldığı için anlaşılamamışlar. Bir kitap okuyup anlamak, bilgi almak ve öğrenmek içindir. Bu kitapları dümdüz okuduğunuz zaman amacını yitirir. Fakat bu kitaplara kutsiyet atfedilmemiş olsaydı, bugüne kadar korunmuş da olmazlardı. Bu sebeple bu anlayışın bir artısı olarak da görebiliriz bu durumu. Nesilden nesile korunmuş, aktarılmış ama maalesef tam manasıyla anlaşılmamış. Anlayanlar olmamış demiyorum, fakat çoğunluğa baktığınızda anlaşılmadığını görüyoruz.

Dinler kölelik sisteminin yok edilmesi ve toplumları birleştirici olmak için gelmişken tam tersi bir etki yaratmış. Aslında halen dinin öngördüğü yaşama ulaşamadık mı?

Dünya dinin öngördüğü gibi bir huzur mekanına dönüşmemiş ise dinlerin yaşanış şeklinde bir problem olduğunu görüyoruz. Dünyada hala savaş var, açlıktan ölümler var, haksızlıklar yapılıyor, güç adaletin üzerine geçmiş durumda. Din toplumları birleştirmek ve barış yaratmak üzere gelmiş iken, şu anda gücün aracı haline gelmiştir. Bunun sebebi, kutsallık kavramı dolayısıyla sorgulanmamış ve anlaşılmamış olmasıdır. Maalesef hala derin bir uykudayız ve dünyanın yaşanabilir bir hale getirilebilmesi için artık bir şeyler yapmak gerekiyor.

Sümerler’den başladık, yaratılış destanları, Nuh Tufanı derken putları yıkmanın ve özgürleşmenin alt manalarına indik. Son olarak ne söylemek istersiniz?

Bizim buradaki amacımız bir şeye inanmak değil, dünyayı yaşanabilir bir hale getirmektir. Bu sebeple inancın değil bilginin değerli olduğunu düşünüyorum. Bu dünyadaki her insanın üzerindeki en büyük sorumluluk zihninin etrafına çizilen bu sınırları aşıp onu özgürleştirmesidir. Allah insanlara sorar; “dünyaya gittiğiniz zaman sadece Allah’a mı kul olacaksınız?” diye. İnsanlar da “evet” der. Kur’an’da “Kâlû Belâ” diye geçer. Kâlû “dediler” demektir. Belâ de “evet” demektir. Ama dünyaya geldikleri zaman insanlar bu sözü unuttular. Mesele bu sözü hatırlayıp, sorumluluğun farkında olup olmama meselesidir. Herkes kendi elinden gelen şeyi yapabilir ve yapmalıdır. İyilik anahtardır. Zaten iki temel kavram var. İyilik ve kötülük. Kur’an’ın iyi ahlaka, doğru sözlülüğe, dürüstlüğe, adalete yöneltmesinin amacı dünyanın yaşanabilir bir hale gelmesi, dünyada cennetin yaratılmasıdır. Dinlerin gönderilme sebebi de aslında budur.